Sonun Başlangıcı

Hayatın ağırlığını taşıyamayan bir genç, tren istasyonunun raylarına uzanmış, hayatına son vermeyi düşünüyordu.Tam o sırada karşı yönden gelen trenin vagonlarında, rüzgârdan saçları savrulan bir kız gördü. Kızın bakışları raylarda hareketsiz yatan gence kilitlenmişti.


Yüzünü kapatan saçlarını geriye savurduğu anda göz göze geldiler. Kızın kalbinde ani bir sızı dolaştı; zamanında aynı raylara uzanmış, aynı çaresizliği yaşamış küçük hâlini gördü onda. Tren yavaşladığında vagondan indi ve hiç düşünmeden gence doğru koşmaya başladı. Adımları kararsız ama aceleciydi. Aralarındaki mesafe hızla kapandı. Genç doğruldu, ayağa kalktı; kaçmakla kalmak arasında sıkışmıştı.


Birkaç saniye sonra yan yana geldiler. Genç, kızın gözlerindeki yaşları fark edip sordu:

— Neden ağlıyorsun?


Genç kız derin bir nefes aldı.

— Kendimi sende gördüm, dedi.


Gözyaşlarını eliyle sildi.

— Beni tanımıyorsun bile.

— Seni, rayda gördüğüm o çok kısa zamanda tanıdım.


Kader, onları hayatla ölüm arasındaki en ince çizgide buluşturmuştu. Bu karşılaşma bir bitiş değil, sonun başlangıcıydı. Genç, hayatını sonlandırmak için geldiği o istasyonda aslında hayata yeniden tutunuyordu; bunun henüz farkında olmasada…


— Zorlandığım zamanlarda gökyüzüne bakardım, dedi genç.

— Yıldızları izler, parlayan ışıkların altında hayallere dalardım.

— Yıldız kaydığında bir dilek tutarsın ya hani…

— O an insanın içinden en saf duygular ortaya çıkar.

— Ama kimse sormaz: “Acaba derdi nedir, neden söndü, neden düştü, neden pes etti?”

— Aydınlığın sönmesi nasıl bir şans getirir ki insana?

— Hep kendimi o yıldıza benzetirdim. — Sönüp kaybolsam, arkamdan mutlu olurlar mı diye…


Genç kız onu dinlerken başını eğmişti. Gözlerinden süzülen yaşları gizlemeye çalışıyordu. İçinde ağır bir hüzünle birlikte beklenmedik bir sevinç büyüyordu. O gün, hüznün dolaştığı o yerde umut sessizce filizleniyordu.


Hayatlarındaki tüm zorlukları bir kenara bırakıp yaşamak için buldukları tek sebebe sıkıca sarıldılar. Kısa zamanda birbirlerine tutundular, aşkın başka bir yüzünü keşfettiler. Eksik yanlarını birbirlerinde tamamlıyorlardı; bazen kardeş gibi gülümsüyor, bazen bir baba şefkatiyle birbirlerine kol kanat geriyorlardı. Birbirlerinde, yıllardır aradıkları sıfatları buluyorlardı.


Sokaklarda yaşamak her şeye rağmen onları mutlu etse de hayatlarını değiştirmeye karar verdiler. Şehrin hâlinde iş bulup çalışmaya başladılar. Zaman akıp giderken az da olsa birikim yaptılar. Hayatlarını birleştirmek istediler ve bunu başardılar. Küçük, sıcak, samimi bir yuva kurdular; yoksul ama umut dolu.


Mutluluk üzerlerine gün gibi doğarken ansızın kararan bulutlar bu ışığı kesti. Peşlerini bırakmayan hüsran, o gün genç kızı hayattan hiç beklenmedik bir şekilde çekip aldı. Asfaltta yatan eşini gören genç var gücüyle ona koştu, yere çöktü, başını dizlerine aldı. Henüz hayattaydı.


Gözlerinin içine bakarken hem gülümsüyor hem ağlıyordu; veda ile umut arasında asılı kalmıştı. Gözlerini kapattığında eşinin elindeki fotoğrafı gördü. Bir çocukları olacağını orada öğrenmişti.


Genç adam hıçkıra hıçkıra ağlarken eşinin sesi kulağında yankılandı. Ona sesleniyordu. Gözlerini açtı. Eşi mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Masada, kahvesinin yanında bir fotoğraf duruyordu. Rüyanın etkisinden çıkamamıştı. Eşinin gözlerine baktı ve onu sıkıca sardı.


Genç kadın sordu:

— Ne oldu?

— Hiç… dedi.

— Sadece bir kâbus.

— Masadaki resmi fark ettin mi?


Gözleri doldu. Bir çocukları olacağını öğrenmişti.

Büyü bozulmamıştı.